Bazı insanlar vardır; hayatına sessizce girer ama gittiklerinde arkalarında savaş çıkmış gibi bir sessizlik bırakır. Ne tam unutabilirsin onları ne de tamamen nefret edebilirsin. Çünkü insan en çok, içinde hâlâ biraz sevgi kalan kişiye kırılır. Ve ne gariptir biliyor musun? Bazen bir insanı kaybetmek ölüm gibi değildir… daha kötüdür. Çünkü ölünce geri dönmeyeceğini kabul edersin ama yaşayan biri gidince, içinde hep bir “belki” bırakır.
Sonra geceler başlar. Herkes uyur, şehir susar ama senin zihnin susmaz. Bir şarkı açarsın, bir cümle görürsün, biri onun gibi güler… ve bütün toparladığını sandığın şeyler yeniden dağılır. İşte o an anlarsın; bazı insanlar hayatından çıkmaz, sadece fiziksel olarak uzaklaşır. Yoklukları bile odanın içinde dolaşır.
İnsan zamanla alışıyor sanıyorlar. Hayır. İnsan alışmıyor, sadece acısını saklamayı öğreniyor. Gülüyorsun mesela ama içinde hâlâ yarım kalmış konuşmalar dönüyor. Birine “iyiyim” diyorsun ama aslında sadece kimseye derdini anlatacak gücün kalmıyor. Çünkü bazı kırgınlıkların sesi yoktur; sadece insanın bakışını değiştirir.
Ve günün sonunda anlıyorsun ki bu hayatta herkes bir şeylerin yasını tutuyor. Kimi çocukluğunu, kimi sevdiği insanı, kimi de hiçbir zaman olamadığı kişiyi… Ama en ağır olanı ne biliyor musun? Hâlâ yaşıyor olmasına rağmen içinde yavaş yavaş kaybolduğunu hissetmek.