megaIomaniac

dünyadaki en karlı ticaret din tüccarlığıdır; sermayesi yalan, müşterisi ise cahildir. din tüccarları, halkın en saf, en temiz duygularını sömürerek kendi saltanatlarını kurarlar ve bunu yaparken de her zaman tanrı'nın adını kullanırlar. inançlı kitlelerin bu denli büyük bir sömürü düzenine koşulsuz şartsız teslim olmaları, aslında yüzyıllardır süregelen zihinsel bir tembelliğin ve derin bir korkunun eseridir. insan, bilmediği ve anlayamadığı şeylerden korkar; din tüccarları da bu korkuyu sürekli diri tutarak kitleleri birer itaat makinesine dönüştürür. din kişisel bir meseledir, ancak ahlak toplumsaldır. biz bu ayrımı yapamadığımız sürece, her önüne gelen kutsal değerleri birer silah gibi kullanarak bizi birbirimize düşürmeye devam edecektir. dindar geçinenlerin sergilediği o sistematik ikiyüzlülük, aslında kendi ahlaki yozlaşmışlıklarını örtmek için kullandıkları kalın bir perdedir. kapalı kapılar ardında her türlü fenalığı yapıp, meydanlara çıkınca en büyük ahlak bekçiliğine soyunmak bu kesimin en belirgin karakteridir. gericiliğe verilen her bir küçük taviz, aklın ve bilimin karşısına örülen aşılmaz bir duvar haline gelir. eğer bir toplumda özgürce 'inanmıyorum' diyebilmek bile bir linç sebebi oluyorsa, orada artık ne vicdandan ne de samimi bir inançtan söz edilebilir; orada sadece bir tahakküm ve cehalet imparatorluğu vardır. bu sahte düzeni korumak için sevgiden değil, her zaman nefretten ve ötekileştirmeden beslenirler. sorgulayan, neden diye soran her beyin bu yapı için en büyük tehdittir ve bu yüzden cehaleti bir erdemmiş gibi topluma pazarlarlar. sonuçta ortaya çıkan ise, ruhu emilmiş, düşünme yetisini kaybetmiş ve sadece kendinden olmayana kin duyan, kendi karanlığında boğulan bir insanlık manzarasıdır.

megaIomaniac

dünyadaki en karlı ticaret din tüccarlığıdır; sermayesi yalan, müşterisi ise cahildir. din tüccarları, halkın en saf, en temiz duygularını sömürerek kendi saltanatlarını kurarlar ve bunu yaparken de her zaman tanrı'nın adını kullanırlar. inançlı kitlelerin bu denli büyük bir sömürü düzenine koşulsuz şartsız teslim olmaları, aslında yüzyıllardır süregelen zihinsel bir tembelliğin ve derin bir korkunun eseridir. insan, bilmediği ve anlayamadığı şeylerden korkar; din tüccarları da bu korkuyu sürekli diri tutarak kitleleri birer itaat makinesine dönüştürür. din kişisel bir meseledir, ancak ahlak toplumsaldır. biz bu ayrımı yapamadığımız sürece, her önüne gelen kutsal değerleri birer silah gibi kullanarak bizi birbirimize düşürmeye devam edecektir. dindar geçinenlerin sergilediği o sistematik ikiyüzlülük, aslında kendi ahlaki yozlaşmışlıklarını örtmek için kullandıkları kalın bir perdedir. kapalı kapılar ardında her türlü fenalığı yapıp, meydanlara çıkınca en büyük ahlak bekçiliğine soyunmak bu kesimin en belirgin karakteridir. gericiliğe verilen her bir küçük taviz, aklın ve bilimin karşısına örülen aşılmaz bir duvar haline gelir. eğer bir toplumda özgürce 'inanmıyorum' diyebilmek bile bir linç sebebi oluyorsa, orada artık ne vicdandan ne de samimi bir inançtan söz edilebilir; orada sadece bir tahakküm ve cehalet imparatorluğu vardır. bu sahte düzeni korumak için sevgiden değil, her zaman nefretten ve ötekileştirmeden beslenirler. sorgulayan, neden diye soran her beyin bu yapı için en büyük tehdittir ve bu yüzden cehaleti bir erdemmiş gibi topluma pazarlarlar. sonuçta ortaya çıkan ise, ruhu emilmiş, düşünme yetisini kaybetmiş ve sadece kendinden olmayana kin duyan, kendi karanlığında boğulan bir insanlık manzarasıdır.

megaIomaniac

insanlığın kutsal lağımı ve dindar maskeli parazitler. insanlık denilen bu aşağılık tür, tarih boyunca kendi iğrençliğini örtmek için dinden daha büyük bir lağım çukuru icat etmedi. o sözde 'en dindar' geçinenlerin, o huşu içinde sallanan gövdelerin ve semaya açılan ellerin ardında, dünyanın en karanlık, en kokuşmuş hırsları gizlidir. bir adam ne kadar çok 'tanrı' diyorsa, bil ki o kadar çok çalmaya, o kadar çok ezmeye ve o kadar çok yalan söylemeye hazırlanıyordur. dindarlık, bu iki ayaklı mahlukat için ahlakın bir göstergesi değil, tam aksine ahlaksızlıklarını meşrulaştırdıkları bir dokunulmazlık zırhıdır. en dindar olanın en aşağılık olması bir tesadüf değil, bir doğa yasasıdır; çünkü sadece en büyük pislikler kendilerini en kutsal parfümlerle gizleme ihtiyacı duyarlar. seccadesinin başında ağlarken komşusunun açlığını izleyen, yetimin rızkını lüks sofralarına meze yapan bu kutsal maskeli sırtlanlar, insanlığın ulaştığı en iğrenç evrimsel noktadır. bunlar, cennetten arsa parselleyen ama yeryüzünü cehenneme çeviren birer parazittir. dindarlık onlar için bir erdem değil, kendi yetersizliklerini, aşağılık komplekslerini ve bastırılmış vahşetlerini başkalarına kusmak için kullandıkları bir kusmuk torbasıdır. insanlık bu sahtekarlığı alkışladığı sürece, kendi celladına aşık bir kurban sürüsünden başka bir şey olmayacaktır. her duanın sonu bir ihanet, her 'amin' bir yalanın mührüdür bu güruhun ağzında. dünyadaki tüm kutsal metinleri toplasanız, bir dindarın kalbindeki o sinsi kibri ve gizli nefreti temizlemeye yetmez.

megaIomaniac

insanlar, Hikmet, insanlar bir panayır yerindeki figüranlar gibi yaşıyorlar. her sabah uyandıklarında, toplumun onlara biçtiği o ağır ve tozlu kostümleri giyiyorlar; baba oluyorlar, koca oluyorlar, memur oluyorlar, dürüst ve saygın vatandaş oluyorlar. ama kimse sadece 'insan' olmayı, kendi çıplak gerçeğiyle yüzleşmeyi denemiyor. Birbirimize değmeden, birbirimizin ruhundaki o derin yaraları görmeden, kulakları sağır eden o gürültülü panayır müziğinin eşliğinde, durmaksızın dönüp duruyoruz. toplum dediğin bu kalabalık, aslında birbirini yok sayarak, birbirinin üzerine basarak var olan bir gölgeler yığınıdır. bir ucube görseler hemen etrafına toplanır, bir trajedi görseler hemen en ön sıradan bilet alıp alkışlarlar; yeter ki kendi içlerindeki o devasa boşlukla, o korkunç sessizlikle baş başa kalmasınlar. herkes bir gösteri peşinde, herkes hayatın o en ışıltılı, en yüksek koltuğunda oturmak, başkalarından daha yüksekte görünmek istiyor. oysa sirk çadırı, üzerimizdeki o devasa gökyüzü, aslında her an tepemize yıkılmak üzere.
          bizler, yıkılmakta olan bu köhne binanın içinde, birbirimize yalanlar söyleyerek toz pembe hayaller kuran, başkalarının mutsuzluğu üzerinden kendi mutluluğunu inşa etmeye çalışan zavallı sihirbaz çıraklarıyız. Gerçek dediğin şey, o boyalı yüzlerin, o yüksek perdeden atılan siyasi nutukların, o sahte aile sofralarının ve o her şeyi biliyormuş gibi yapan ciddi suratların çok ötesinde bir yerde; soğuk, karanlık ve sessizce bekliyor. 

megaIomaniac

bizler birer oyuncağız Hikmet; toplum denen o acımasız çocuğun elinde birer bez bebek gibiyiz. bizi istediği gibi giydiriyor, istediği gibi konuşturuyor ve işi bittiğinde, yani bizden alacağını aldığında, bizi o tozlu tavan arasındaki unutulmuşluk kutusuna fırlatıp atıyor. kimse kimseyi sevmiyor, sadece birbirimize olan ihtiyacımızı sevgi sanıyoruz. birbirimizin zayıflıklarını kovalıyoruz ki kendi zayıflığımızı unutalım. bu karnavalda dürüstlük bir ucube gösterisidir, samimiyet ise sadece bir sahne aksesuarı. hepimiz, bitmek bilmeyen bu tehlikeli oyunun içinde, başrolü kaptığını sanan zavallı figüranlarız; perde kapandığında elimizde kalan tek şey ise, başkalarının alkışları için feda ettiğimiz o paramparça ruhumuz.
Reply

megaIomaniac

modernite bize her şeyi vaat etti ama karşılığında bir tek şeyi, yani varoluşumuzun o biricik anlamını sessizce çalıp götürdü. şimdi her birimiz, ışıklı ekranların önünde birer dijital köle gibi boyun eğmiş durumdayız; başparmağımızla dünyayı kaydırırken aslında kendi hayatımızın elimizden kayıp gidişini seyrediyoruz. bir zamanlar doğanın ritmiyle nefes alan, rüzgarın fısıltısında gizli bir hakikat arayan insan, bugün algoritmalardan medet uman, yapay zekaların çizdiği sınırlarda dolaşan bir gölgeye dönüştü. ruhun yerini veriler, sevginin yerini onaylanma ihtiyacı, dostluğun yerini ise soğuk ekranlardaki karşılıklı çıkar ilişkileri aldı. kalplerimizi plastik ambalajlarla kapladık ki gerçek bir acı ya da gerçek bir sevinç o sert kabuğu delip de içeri sızmasın; çünkü hissetmek artık bu hız çağında bir zayıflık, bir vakit kaybı sayılıyor. bizler, ölmemek için yaşayan ama yaşamayı çoktan unutmuş, sadece tükettikçe var olduğunu zanneden birer biyolojik makineyiz. her sabah aynı metalik gürültüye uyanıp, aynı beton koridorlarda yürüyüp, aynı anlamsız kelimeleri tüketiyoruz. oysa içimizde bir yerde, o çok derinde bastırdığımız çığlık, hala o eski ve saf hakikati özlüyor; mülkiyetin konforuyla uyuşmuş zihinlerimiz ise o çığlığı sadece daha fazla harcayarak susturmaya çalışıyor. ancak hiçbir lüks, hiçbir mülk ve hiçbir teknolojik mucize, bir insanın kendi içindeki o karanlık kuyuya düşerken hissettiği dehşeti yok etmeye yetmeyecek.

megaIomaniac

sessizliği bir tehdit, durmayı ise bir başarısızlık, yavaşlamayı ise bir hüküm giymek olarak gören histerik bir çağın çocuklarıyız. modern dünya, insanın içindeki o kadim dinginliği söküp aldı ve yerine sürekli beslenmesi gereken, obur bir hız canavarı dikti. anlamın derinlikte, durup bakmakta, sindirmekte ve hissetmekte saklı olduğu gerçeği, yüzeydeki o göz alıcı ama içi boş süratle takas edildi. artık bir uçurumun kenarında durup manzarayı seyretmekten korkuyoruz; çünkü durmak, kendi iç sesimizle baş başa kalmak demek ve o ses, inşa ettiğimiz bu yapay cennetin aslında ne kadar çürük olduğunu fısıldayacak kadar gürbüz. bu yüzden nereye gittiğimizi, neden koştuğumuzu bile bilmeden, sadece geride kalmanın o buz gibi dehşetinden kaçmak için finansal grafiklerin, sosyal onay prangalarının ve zihnimize aralıksız tecavüz eden dijital bildirimlerin peşinden şuursuzca sürükleniyoruz.
          bir zamanlar ruhu besleyen, insanı kendisiyle ve evrenle barıştıran o kutsal sessizlik, şimdilerde yerini kronik bir 'yetersizlik' hissine ve bitmek bilmeyen bir 'eksik kalma' korkusuna bıraktı. kendi sesimizi, kendi kalp atışımızı bile duyamayacağımız kadar gürültülü, kakofonik bir dünya inşa ettik ve trajik olan şu ki; bu gürültünün içinde kaybolan, parçalanan ve her gün biraz daha eksilen 'ben'liğimizi, bir raf dolusu plastik oyuncakla, bir sonraki model cihazla ya da sanal bir beğeni sayısıyla geri alabileceğimizi sanıyoruz. varlığımızı, hızın yarattığı o sürtünme ateşinde yakıp kül ederken, geriye kalan boşluğu mülkiyetin soğuk metalik tadıyla doldurmaya çalışıyoruz. oysa hakikat, bu gürültülü panayırın çok ötesinde bir yerde, sabırla bekliyor: insan, üzerine yığdığı bu sahte kimlikler ve biriktirdiği nesneler kadar değil; bunlardan vazgeçebildiği, bu hız illüzyonundan başını kaldırıp kendi içindeki o 'hiçliğe' cesaretle bakabildiği ölçüde insandır. bu modern maratonda kazanan yoktur; çünkü bitiş çizgisine ilk varan, aslında kendi ruhunu yolda en hızlı terk edendir.

megaIomaniac

çocukluğumdan kalma bir his bu gölgelerden korkuşum. tam burada, yanımdan geçen o bilindik karaltı. var oluşumun en büyük ıstırabı. hayatımı kâbusa çeviren bir kaçış. şimdi o gölge beni aldı. ışıklar söndü, bu ayrı dünyanın üstüne karanlık örtüler çekildi. öteki dünyaya insanların konsantre hallerinin yerleştirilmiş hali burası. seslere gizlenen duygunun mahremiyeti dört duvar arasında. son kez derin bi' nefes alıyorum, geri veriyorum. şakaklarımdan akan ter kendini usul usul boynuma bırakıyor. uyuşan ayak parmaklarım buz tutacak kadar soğuk, avuç içlerim çöle düşmüş gibi sıcak. gözlerim birer pencere. göğsümde hissettiğim ağırlık, bedenimi her an yere yıkabilir ya da arşa çıkarabilir. uyku tamamen terk etmiş değil beni, kolumu kaldıramıyorum sadece ve adamakıllı düşünemiyorum. gözlerim buğulanıyor, içeriden ses geliyor ve tavandaki avizenin taşları kafamı hareket ettirdikçe farklı renklere dönüşüyor. harflerle karışan ağıtlar, ellerimden akıp gidiyor.
          bazen anlamını bilmediği ağıtlar insanının canını yakabiliyor.
          durmaksızın anlam vermeye çalışarak geçirilen saatler mantık duvarını yıkıyor ve yerini boşluk alıyor. 'neden?'  veremiyorsun cevabını ama versen de anlaşılmayacağını biliyorsun. çünkü hissedilmeyen düşünceler anlamaya yetmiyor.

megaIomaniac

tamam bazı sancıları birkaç dikişle kabullenip köşeme çekilmiş olabilirim tanrı sizi inandırsın o kadar kolay olmadı. ağlayarak duvarları yumrukladım, aynaları paramparça ettim. ben de biliyorum bu öfke beni hiç yaşatmayacaktı ama öldüremiyordu  işte. birkaç defa daha yumruk attım, ellerim üç beş yaraya da ev sahipliği yaptı. ama ben bütün bunlara bir kılıf da uyduramadım. benim bu öfkem kimeydi? hayata mı yoksa acınacak halinde olan kendime mi? cevaptan çok korktum oğlum. elimden geldiğince iteledim bir köşeye. kanlar içindeyken karşınızda ağız dolusu kahkaha da attım. sırf bu hikayede kazanan ben oldum diyebilmek için.

megaIomaniac

megaIomaniac

hayal kırıklığını seç ve sevdiklerini kaybetmeyi seç. onlar hayattan ayrılırlarken senin bir parçan da onlarla birlikte ölür. ta ki bir gün parça parça hepsinin öldüğü güne kadar. ve senden ölü ya da diri denebilecek tek bir parça kalmayacak. geleceğini seç. hayatı seç. ama neden bunları isteyeyim? hayatı seçmemeyi seçiyorum
Reply

megaIomaniac

özel tasarım iç çamaşırı seç. ölmüş bir İlişkiye biraz hayat katmak adına beyhude bir çaba. el çantalarını seç. yüksek topuklu ayakkabılar seç. kendini mutlu gibi hissetmek için kaşmir ve ipek seç. kendini camdan atan bir kadın tarafından çin'de üretilmiş bir iphone seç ve güney asya'da bir mağazdan alınmış ceketinin cebinden çıkarma. facebook'u, twitter'ı, snapchat'i, instagram'ı seç ve tanımadığın insanlara kin kusacak binbir türlü başka yol seç. profilini güncellemeyi seç. kahvaltı ettiğini dünyaya duyur ve birinin, bir yerlerde bunu umursadığını umut et. Eski sevgililerini aramayı seç. onlar kadar kötü görünmediğine çaresizce inanmak için. ilk yirminden son nefesine kadar her şeyini bloglardan paylaşmayı seç. insan ilişkisinin indirgendiği nokta dijital bir veriden fazlası değil. estetik ameliyat olan ünlüler hakkında bilmediğin on şey seç. kürtaj için bağırmayı seç. tecavüz şakalarını, kadınlara laf atmayı eski sevgilini ifşa etmeyi seç ve bitmek tükenmek bilmeyen depresif kadın düşmanlığını. 11 eylül'ün hiç yaşanmadığını ve yaşandıysa, sorumluların Yahudiler olduğunu seç. Ne zaman biteceği belli olmayan mesaileri ve işe gitmek için iki saat yol gitmeyi seç ve çocukların için de aynısını ama daha kötüsünü seç. Kendi kendine belki onların başına gelmediğini telkin et. sonra arkana yaslan ve acıyı, sikko bir mutfakta üretilen adı bilinmeyen bir uyuşturucudan bilinmeyen dozlarda alarak dindir. tutulmayan sözü seç ve keşke başka türlü hareket etseydim de. kendi hatalarından asla ders çıkarmamayı seç. tarihin tekerrür edişini izlemeyi seç. her zaman hayalini kurduğun şeye ulaşmak yerine ulaşabileceğin şeye ulaşmaya kendini yavaştan alıştırmayı seç. aza kanaat et ve mutluymuş gibi yap. 
Reply