insanlar, Hikmet, insanlar bir panayır yerindeki figüranlar gibi yaşıyorlar. her sabah uyandıklarında, toplumun onlara biçtiği o ağır ve tozlu kostümleri giyiyorlar; baba oluyorlar, koca oluyorlar, memur oluyorlar, dürüst ve saygın vatandaş oluyorlar. ama kimse sadece 'insan' olmayı, kendi çıplak gerçeğiyle yüzleşmeyi denemiyor. Birbirimize değmeden, birbirimizin ruhundaki o derin yaraları görmeden, kulakları sağır eden o gürültülü panayır müziğinin eşliğinde, durmaksızın dönüp duruyoruz. toplum dediğin bu kalabalık, aslında birbirini yok sayarak, birbirinin üzerine basarak var olan bir gölgeler yığınıdır. bir ucube görseler hemen etrafına toplanır, bir trajedi görseler hemen en ön sıradan bilet alıp alkışlarlar; yeter ki kendi içlerindeki o devasa boşlukla, o korkunç sessizlikle baş başa kalmasınlar. herkes bir gösteri peşinde, herkes hayatın o en ışıltılı, en yüksek koltuğunda oturmak, başkalarından daha yüksekte görünmek istiyor. oysa sirk çadırı, üzerimizdeki o devasa gökyüzü, aslında her an tepemize yıkılmak üzere.
bizler, yıkılmakta olan bu köhne binanın içinde, birbirimize yalanlar söyleyerek toz pembe hayaller kuran, başkalarının mutsuzluğu üzerinden kendi mutluluğunu inşa etmeye çalışan zavallı sihirbaz çıraklarıyız. Gerçek dediğin şey, o boyalı yüzlerin, o yüksek perdeden atılan siyasi nutukların, o sahte aile sofralarının ve o her şeyi biliyormuş gibi yapan ciddi suratların çok ötesinde bir yerde; soğuk, karanlık ve sessizce bekliyor.